bakirkoy cocuk psikologu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bakirkoy cocuk psikologu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2017 Cuma

İLK AYRILIK / OKULA UYUM

"Zil çalacak, ziller çalacak,
Sizler derslere gireceksiniz bir bir..." diyordu Zeki Ömer Defne şiirinde. Ayrılık için "zil"den daha güzel bir metafor seçilemezdi bence. İnanmıyorsanız annesinden ilk defa ayrılarak okula başlayan çocuklara sorun.

Her ayrılık dramatik olmaz tabi. O sıralara oturmayı heyecanla bekleyen öğrenciler de yok değil. Yıllarca okula giden ablasına/abisine özenmiş, gizli gizli kalemlerini kurcalamıs, yazmış çizmiş, onlarca oyun arkadaşına sahip olmanın hayaliyle yanmış tutuşmuş minikler için bu zil coşkuyla karşılanan bir sesken annesinden ayrılmanın hüznüyle yaşayacağı güzelliklere odaklanamayan çocuklar için korkunç bir hale gelebilir hatta bu adaptasyon sorunu, okula gitmek istememe, okul fobisi ve psikosomatik belirtilerle devam ederek çocuğu hem yorabilir hem de akademik anlamda geleceğini etkileyebilir. 
Peki çocuklar arasındaki bu farkın sebebi nedir, neden bazı çocuklar okula kolaylıkla uyum sağlayabilirken bazıları okul fobisi geliştirmektedir ? 

SEPARASYON ANKSİYETESİ (AYRILIK KAYGISI)

Seperasyon anksiyetesinin temeline baktığımızda çocuğunun ilk nesnesinden yani ona bakım veren, güvenliğini sağlayan kişiden -ki bu genellikle annedir- ayrılmayla ilgili korkularının etkili olduğunu görürüz. Aslında başlangıcı okula başlama yaşından öncedir. Çocuk okuldan önce de anneyle bağımlı bir ilişki yaşamaktadır ancak okula başlamayla gelen bu mecburi ayrılık çocuğun ruhuna ağır gelir. Sadece çocuğun mu? Değil. Çocuğun bu kaygılarının arkasında ayrılmayla ilgili kaygılar yaşayan bir anne bulunur genelde. Anne çocuğun güvenliğinden endişelenir, çocuğunun gitmesiyle kendi düşeceği boşluktan korkar ve nihayetinde sözlü olmasa da sözsüz mesajlarla bu kaygıyı tetikler. 

OKUL FOBİSİ
Okul fobisi, çoğunlukla ayrılık kaygısıyla ortaya çıkan bir durumdur. Okul fobisine sahip bir çocuk okula gitmek istemez. her sabah ağlama krizleriyle bu isteği gerçekleştirmek için çabalayabilir, mide bulantısı, karın ağrısı, baş ağrısı gibi fizyolojik belirtiler gösterebilir. Okul fobisi sonucunda akranlarından kopan çocuk sınıfta yalıtılmış bir kimlik edinip depresyona girebilir, okul başarısızlığı yaşayabilir.

NE YAPMALI ?

-Çocuğunuz okula başlayacaksa öncesinde mutlaka okul olgunluğunu ölçen bir testle çocuğun gelişimsel olarak hazır olup olmadığına bakılmalı
-Çocuğun hazır bulunuşluk düzeyi uygunsa, okul çocuğa anlatılarak psikolojik hazırlama süreci başlatılmalı
-Okul alışverişlerine mutlaka çocukla çıkılmalı
-Okul açılmadan okul ve sınıfa bir ziyaret düzenlenmeli
-Okul açıldıktan sonra çocuğunuzun durumuna göre kademeli olarak ayrılmalı, 
-Anne baba çocuğu okula gönderme konusunda tutarlı davranmalı, 
-Okul fobisi oluştuysa sebepleri sorgulanmalı, çocuğun duyguları konuşulmalı, her duygu küçümsenmeden kabul edilmeli
-Fizyolojik şikayetler varsa mutlaka bir çocuk doktoruyla bu sorunların kaynağının psikolojik kökenli olup olmadığına bakılmalı
-Akranlarla ilgili bir problemden bahsediyorsa mutlaka öğretmen ve okul psikolojik danışmanı bilgilendirilmeli 
-Uyum sorunu okulda, sınıf öğretmeni ve okul psikolojik danışmanıyla ortaklaşa bir şekilde çözülmeye çalışılmalı
-Buna rağmen çözülmeyen bir okul fobisi var ise mutlaka uzman bir psikolog ve psikiyatristle çalışılmalı

Uzm. Psikolog Ebru YURDALAN

22 Ağustos 2017 Salı

TUVALET EGITIMI; Tutmak ya da Tutmamak, Iste Butun Mesele Bu!

Düşlerde varolmaya başladığı uzun yıllardan sonra dayanılmaz doğum sancılarıyla gerçek varoluşunu oluşturmak üzere dünyaya gelen, birçok duyguyu aynı anda tek başına minicik bedeniyle size hissettiren bebeğiniz kucağınızda, işlenmeyi bekleyen bir mücevher gibi sizi bekliyor. Size de bu işçiliği öğrenmek düşüyor. Bebeğin anneyi annenin bebeği değiştirdiği, geliştirdiği yetiştirme süreci böyle başlıyor.  

Sürecin başında güven en önemli ihtiyaçken aylar geçip de yürüme öğrenildiğinde güven ihtiyacı yerini merak ve keşif duygularına bırakır. Bu dönemde konulan sınırlar, çocuğu kendi gücünü, sınırları aşma kabiliyetini öğrenmeye iter ve anneyle yaşanan güç savaşları bu dönemde başlar. Çocuk günün birinde elinde çok büyük bir silah olduğunu keşfeder: TUVALET ! Bu zamana kadar kendisine sürekli sınırlar koyan annesi karşısında tek gücün tuvaletini tutmak yada tutmamak olduğunu anlar. Olağan akışında, sağlıklı bir ortamda tuvaletini yapmayı öğrenen bir çocuk kendini kahraman gibi hissederken anne ile ilişkilerinde bazı pürüzler olan ve yanlış eğitilen bir çocuk bu dönemde sorunlar yaşayabilir. Bu sorunların önüne geçmenin ilk kuralı çocuğun bedenen ve ruhen tuvalet eğitimine hazır olmasıdır. Çocuktan çocuğa farklılık gösterse de genel olarak 24-36 ay arasında hazır bulunuşluğun sağlandığını söyleyebiliriz. Özel olarak baktığınızda çocuğunuz yürüyebiliyorsa, basit yönergelere uyuyorsa, gün içinde 2-3 saat kuru kalabiliyorsa, kendisi tuvalete gitmeyi talep ediyorsa tuvalet eğitimine başlayabilirsiniz. 

TUVALET EĞİTİMİ NASIL VERİLİR? 

Tuvalet eğitimi konusunda pek çok metot olsa da; lazımlıklarını oyun odasına sokmak, bezsiz vakitler geçirmesine izin vermek, bunu öğreneceği konusunda desteklemek ve tuvaletini dile getirdikçe ödüllendirmek çocuğun merkeze alındığı etkili yöntemlerdir.  Çocukların bu süreçte tuvaletle ilgili korkuları olabilir, sınırlarını korumayla ilgili kaygıları olabilir. Ebeveynlerin bu süreçte kontrolcü bir tutumdan ziyade sabır ve anlayışla çocuğun hızına ayak uydurması önemlidir. 

TUVALET EĞİTİMİ SIRASINDA YAPILAN HATALAR NELERDİR?

1) Bez bağlandığı için suçlamak 
2) Kıyafetini çıkarmak ya da temizlenmek için yardım istediğinde veya altına kaçırdığında utandırmak
3) Tuvalet eğitimine aile için stresli olan bir dönemde başlamak
4) Tuvalet eğitimine çocuk başka bir gelişimsel görevi öğrenirken (örneğin yürümek) başlamak
5) Çocuğun kontrolü elinde tutma ve iradesini kullanma gibi ihtiyaçlarına karşı anlayışssız olmak

DIŞA ATIM BOZUKLUKLARI

Buraya kadar normal bir süreçten bahsettik ama tuvalet eğitimine rağmen çocuğunuz bu dönemle ilgili bazı sorunlar yaşayabilir. Bu sorunlar fiziksel bir rahatsızlıktan kaynaklanmıyorsa psikiyatrik bozukluk olarak değerlendirilir. Psikiyatrik tanı ölçütlerinin yer aldığı DSM-5'e göre bu bozukluklar 2'ye ayrılır. Bunlardan birincisi enürezis (idrar kaçırma), diğeri enkoprezis (dışkı kaçırma)dir.

A) Enürezis
DSM-5'e göre tanı kriterleri:
  1. İstemsiz olarak ya da isteyerek yatağa ya da giysilerine yineleyen işeme
  2. Bu davranışın en az üç hafta, haftada iki kez yaşanarak bir sıkıntıya, toplumsal olarak (okulda veya işte) işlevselliğin düşmesine sebep olması
  3. Kronolojik yaşı en az 5'tir ya da gelişimsel düzeyi buna eşdeğerdir
  4. Bu davranışın bir maddenin ya da bir sağlık durumunun fizyolojisiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
Bu kriterler yalnız gece, yalnız gündüz ya da ikisinde birden görülebilir.

B) Enkoprezis

DSM-5 'e göre tanı kriterleri:
  1. İstemsiz ya da isteyerek uygunsuz yerlere yineleyen dışkı kaçırma
  2. En az üç ay içinde, ayda en az bir kez böyle bir olay olur.
  3.  Kronolojik yaş en az 4'tür ya da gelişimsel düzeyi buna eşdeğerdir
  4.  Bu davranışın bir maddenin ya da bir sağlık durumunun fizyolojisiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
Çocuğunuzda dışa atım bozukluğu bulunduğunu düşünüyorsanız, bir uzmandan yardım almanız, tıbbi tedaviyle birlikte psikoterapi desteği bu dönemin çocuk üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak açısından çok önemlidir. 


Uzm. Psikolog Ebru YURDALAN

23 Kasım 2016 Çarşamba

ÖLÜMÜ ANLAMAK / ANLATMAK



"Ölüm karşısında herkes acemidir; ben de öyleyim. Hala hayattaysanız aziz okur, şansınız var : Acemi şansı. "

Murat Menteş

Hakkında söylenen milyonlarca söze rağmen çoğu zaman kör noktamızda bulunan bir gerçekten söz etmek istiyorum. Her ne kadar bir gün deneyimleyeceğimiz bilgisine sahip olsak da, bir türlü hissedemediğimiz ve hissetmemek için de bütün savunmalarımızı kullandığımız bir gerçek: Ölüm ve çocuğa ölümü anlatmak.

İnsanlık tarihine baktığımızda her şeyi bilmek, önceden kestirebilmek ve kontrol etmekle ilgili isteğimizin deterministik bir bilim anlayışını doğurduğunu görüyoruz. Bu bilimsel anlayış bize aynı nedenlerin aynı sonuçlara sebep olduğu görece güvenli bir dünyayı vaadediyordu. Fakat izafiyet teorisinin ortaya çıkışıyla dünyanın böyle bir yer olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık. Yeni bilimsel paradigma dünyanın  kendini her an yeniden şekillendiren, aynı nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olmadığı bir belirsizlikten söz etti bize. İşte çağımız insanın böyle bir dünyada var olma çabası anksiyeteye, geçici olarak varolduğunu bilmesi ise anlamsızlığa sebep olmaya başladı. Belirsizliğin ve anlamsızlığın hakikatin tam kalbinde olduğu bir dünyaya tahammül etmekse günümüz insanının en büyük trajedisi belki de.

Peki bu trajedinin içinde insan ne yapar?

Ölümü kabul etmeyerek tüm savunmalarını kullanabilir.
Çaresizliğin olduğu yerde en kolay savunmadır inkar. Bilişsel bir inkardan bahsetmiyorum. Öleceğimizi hepimiz biliriz ama duygusal olarak bunu hissettiğimiz anlar sınırlıdır. Böyle olaylar genelde başkalarının başına gelir çünkü. Ölümle yüzleşmektense bir obsesyon yaratıp tedavi için bir ömür harcamayı tercih edebilir bilinç dışı. Ya da durduğu an düşeceği anlamsızlık hissinden kaçmak için peş peşe kendisine zarar veren ilişkiler kurabilir. Rank, insanların büyük bir kısmının ölüm borcundan kaçmak için hayat kredisini reddettiğinden bahsederken sanırım bunu anlatmak istiyor.

Ölümü, belirsizliği kabul ederek kendi varoluş amacını kendi anlamlarını oluşturarak bulabilir.
Bunu yapmanın yazmaktan çok daha zor olduğunu biliyorum. İnsan ölümü hissettiği an varoluşuyla acı bir şekilde yüzleşir. Bir şekilde dünyadadır. Neden bulunduğunu bilmez ama öleceğini bilir. Tam bir kaos. Bu kaosa girmeden ölümü kabul etmek zordur. Varoluşçu psikoterapi dediğimiz ekol işte bu noktada psikoloji dünyasına girer ve der ki ; ölümün fizikselliği bireyi yok etse de ölüm fikri onu koruyabilir. Yani ölümün varlığıyla bir kere yüzleşen insan yaşadığı her ana daha çok kıymet verir çünkü ölecektir. İnsan dünyada yaşadıklarının kendi tercihi olduğunu kabul eder ve kendi anlamlarını oluşturma sorumluluğunu üstüne alırsa bu dünyada kendi varoluşunu tamamlamış olur.

Peki yetişkinler için bile bu kadar kompleks olan bir kavram bir çocuğa nasıl anlatılmalı?

Ölümü çocuğa anlatmanın önündeki en büyük engel yukarıda bahsettiğim üzere yetişkinin ölümü kavrayış ve karşılayış biçimidir. Bir çocuğa ölümü anlatmadan önce kendi ölüm düşüncemizin savunmalardan arınmış olduğundan emin olmamız lazım. Sıra çocuklara geldiğindeyse çocuğun yaşı, şartları önem kazanır .

Çocuklar nesne sürekliliği oluşana dek bir nesnenin ortadan kayboluşunu kavrayamaz. Süreklilik (canlılık, var olmak) ve ortadan kaybolmak (yok olmak, ölüm) çocuğun gelişiminde ölümü kavraması açısından önemlidir. Yok olan nesnenin tekrar ortaya çıkışının mümkün olmadığını kavradıkça çocuk ölümü düşünmeye başlar. İyi bir gözlemciyseniz çocukların oyunlarından bu düşüncelerin başladığını anlayabilirsiniz. Silahlarla ateş ettikleri, öldürdüm seni diye sevinç çığlıkları attıkları anları düşünün. Hayatla oynama ihtiyacından doğan bu kurgular çocuklar için çok keyiflidir. Silah, bıçak vb. oyuncaklarla ilgili olumsuz bazı görüşler olsa da bu oyuncaklar çocuğun öfkeyi ve ölümle ilgili kaygıları bu oyunlar uzerinden ifade ederek rahatlamasını sağlamaktadır. Unutmayın oyun gerçek değildir.

Gelişim evrelerine baktığımızda 3 yaşından önce ölüm sadece kaybedilen nesneye duyulan özlem olarak gözlenebilir.  3 yaşından itibaren bir yakının, evcil hayvanın kaybı, televizyonda görülen, duyulan ölümler  çocuğu ölüm hakkında sorular sormaya iter. Hazırlıksız yakalanılan bu sorulara cevap vermek ebeveynler için güç olabilir ama çocuk ölümden söz etmeye başladığı andan itibaren çocuğa ölüm anlatılmalıdır.

Çocuğa ölüm kavramı anlatılırken ölümle ilgili gerçek bilgiler verilmelidir. Çocuğunuz size artık hareket etmeyen balığını gördüğünü söyleyebilir ve merakla sizden bunun açıklamasını isteyebilir. Bu açıklamayı yaparken kullandığınız kelimeler çok önemli. Ölümü uyumak, ayrılmak, gitmek gibi o an gerçek olmayan eylemlerle eşlememesi için balığının öldüğünü söyleyemelisiniz. Ölümün ne demek olduğunu sorduklarındaysa olabildiğince gerçek cevapları verip olayı geçiştirmekten kaçınmalısınız.

"Ölüm yaşamın bitmesidir.
Ölen canlı çevresiyle ilişki kuramaz, konuşamaz, göremez, duyamaz, yemek yiyemez.
Ölen bir canlı geri dönemez.
Her canlı bir gün mutlaka ölür"

Burda çocuk canlı ve cansız olma durumunu ayırt edemeyebilir. Somut örneklerle bu konuyu çocuğun zihninde berraklaştırmak mümkündür.

Ölümle yüzleşen çocuğa ölüm sebebini basit ifadelerle anlatılmak gerekir. Ölüm yetişkinlerde olduğu gibi çocuklar için de sırlı bir konudur. Sebeplerin belirsizliği çocukta korkulara sebep olabilir. Korkutucu detaylara inilmeden ölüm sebepleri çocuklara anlatılabilir.

Çocuk psikanalisti  Françoise Dolto ölüm kaygısının iletişimsiz kalma kaygısından doğduğunu söyler. Bu yüzden çocuğun ölümle ilgili duygularını ifade etmesini sağlamak da çocuk için çok önemlidir. Yakın birinin kaybı çocuğun ölümle ilk ciddi yüzleşmesidir. Bu dönemde hem kendisinin hem de anne babanın ölümüyle ilgili yoğun korkular yaşayabilir. Korkularını aşmak için paylaşmaya ihtiyaç duyar ve ölüm hakkında aldığı bilgileri işlemlemesi için tekrar tekrar sorular sorar.
Bu aşamada bazı anne babalar bu döngüye dayanamayabilir, bir inkar sistemiyle kendilerinden ve çocuklarından ölümü uzak tutarak çocuğun korkusunu yatıştırmaya çalışır.  Aslında yatıştırılan tek kişi çocuk değildir, ebeveyndir aynı zamanda. Ancak bu savunmanın gerçeğe dayanmama ve her an yıkılma gibi bir riski vardır ki derin bir travmaya sebep olabilir. Ben her zaman senin yanında olacağım hiç ölmeyeceğim diyen bir annenin kaybının çocukta açtığı yara tahmin bile edilemez. Çocuğunuzun acısını paylaşın, korkularını dinleyin, sarılın, öpün ama gerçeği inkar eden bir yaklaşımdan kaçının. İletişimsizliğin çocuk için ölümden daha korkunç olduğunu sakın unutmayın ve  tekrar tekrar anlatmaktan vazgeçmeyin !

"Çocuk: Hayvanlar da ölür mü?
Anne: Evet tüm canlılar bir gün mutlaka ölür.
Çocuk: Ben ölmek istemiyorum. senin ölmeni de istemiyorum.
Anne: Hepimiz öleceğiz ama birlikte daha çok vakit geçirmek için ikimiz de kendimize çok iyi bakabilir, son anımıza kadar dolu dolu yaşayabiliriz. Anılarımız varolduğumuz sürece bizimle olacak."

Çocukların ölümle ilgili merak ettiği bir diğer konuysa ölümden sonrasıdır. Bu sorulara karşılık ölümle ilgili inançlar çocukla paylaşılabilir. İnandıklarınızı, somut terimlerle anlatarak yaşına uygun cevaplar verebilirsiniz. Burda çocukların bazı soyut kavramları bizim anladığımız gibi anlamadığına dikkat etmemizde yarar var. Fazladan verilen bilgiler çocukta korkulara sebep olabilir. Çocuğun ölümden sonra bedene yapılan işlemlerle ilgili korkuları da çok sık rastlanan bir durumdur. Yine öldükten sonra bedenin canlı olmayacağı için yapılan şeyleri hissetmeyeceği somut örneklerle anlatılabilir. Mesela anne eline bir eldiven giyerek, "Şuan elime iğne batırırsam canım acıyabilir ama sadece eldivene iğne batırırsam bunu hissetmem. Bedenimiz de öldükten sonra bu eldiven gibidir. Yapılanları hissetmez." şeklinde bir etkinlikle durumu anlatabilir.

Kayıp durumlarında nelere dikkat etmeli?

* Ölüm haberini vermekle ilgili yanlışlardan biri bunu bir psikoloğun vermesini talep etmektir. Böyle bir olay çocuğun ölümü olağan akış içinde kabul etmesini engeller. Haber çocuğa hiç tanımadığı bir psikolog tarafından değil, zor olsa da çocuğa duygusal olarak en yakın kişi tarafından en kısa zamanda verilmelidir. Zaten böyle bir durumda çocuk çevresindeki kaosun farkındadır, çevresindeki yetişkinlerin tüm duygularını almaktadır. Bu haberi vermek çocuğun zihninin netleşmesini sağlar.

* Yaşanılan yas çocuğa duygusal olarak kaldırabileceği ölçüde gösterilmeli ve çocuğun da kendi yasını yaşamasına izin verilmelidir.

* Çocuğun 6 yaş öncesinde cenaze törenine gitmesi uygun olmayabilir. 6 yaşından büyükse isteğe binaen götürülmesi, ölen kişiyle vedalaşması yasın patolojik döngüye girmesini engelleyebilir. Eğer törene katılmak istemiyorsa zorlanmamalıdır.

Kayıp yaşayan bir çocuk için hangi durumlarda yardım alınmalı?

Uzun süre devam eden,

* Yoğun korku ve kaygılar
* Alt ıslatma, parmak emme gibi regresyon belirtileri
* Yakınlarından ayrılmaya karşı aşırı tepki
* Anlaşılmayan öfke nöbetleri, saldırganlık
* Okul başarısındaki düşüş
* Oyunlarda ve gündelik hayatta gözlemlenen tekrarlanan takıntılı davranışlar
* Dikkat dağınıklığı
* Fiziksel bir sebebi olmayan karın ve baş ağrıları, mide bulantıları, varsa bir uzmandan yardım almalısınız.

Uzm. Psk. Ebru YURDALAN 


Şarkılarla Kavramlar -1-

Yeni bir seriye başlıyorum burdan. Adına "şarkılarla kavramlar" demek istedim. Çünkü bazı müzikler bende sadece romantikçe bir ...