9 Mayıs 2017 Salı

YAZ

Ne kadar süredir baktığımı bilmediğim tavandan dünyaya dönmem kapı ziliyle oldu. Gelen üst kattaki komşumdu ve arabamı çekmem yönünde benim gündemimle hiç alakası olmayan bir istekte bulundu. Bu sayede düşüncelerimi bir kenara bırakıp arabada buldum kendimi. Eve gelirken aslında bambaşka planlar yaptığımı, özellikle yazmak istediğim konuları hatırladım. Az yemeye karar verdiğim bazı günler daha çok yemem, dinlenmeye karar verdiğim bazı günler envai çeşit iş çıkarmam gibi yazmaya  ayırdığım bugünü de yazmadan geçirdiğimi farkettim. Bu ne yaman çelişki diye düşüncelere dalıyorken kalk dedim kendime, kalk düşündüğünü yaz. Madem ki bugün yazmama konusunda direndin ve madem ki dirençlerin üstüne gitmenin gerekliliği iyi biliyorsun. Ne düşünüyorsan yaz.

Belki okuduğunda çok tanıdık gelen, farklı farklı konularda sıkça ya da seyrek yaşadığın bir durumdan bahsediyorum sayın okuyan. Kimine göre dilemma, kimine göre ambivalans, kimine göreyse otokastrasyon. Baktığın noktaya göre değişen, olayın aynı olduğu ve sonucun bir türlü gerçekleşemediği bir lanet bu. Aslında çözüm basitken ve durup dinlemen gerekirken hayatını zehreden bir eylemsizlik hali. Dinle, çatışan iç seslerine iyice bir kulak ver. O iç ses ki arkasında uzun yıllar ve ilk ilişkilerin var. Henüz kimliğinin oluşmadığı zamanlardan kalan, içselleştirdiğin anne ve babanın sesi aslında konuşan. Mesela otoriter bir şekilde diyor ki bugün yazı yazman gerek. Serde asilik var o yazı yazılır mı? Yaz-ma ! Görünürde öyle de ister ki yazmayı ama içindeki çekişme fırsat vermez. Bir diğer söyleme şekliyse yazarsan üretmiş olacaksın, tam bağımsız bir eylem biçimi, nam-ı diğer kendilik aktivasyonu. Kolay mı kendin olmak? Hem ne gerek var? Yaz-ma! Yemek ye, ne bileyim arkadaşlarınla buluş, bir eylem olsun ama ilerlemeni engelleyen sahteliklerle dolu bir eylem. Bir diğer ses der ki yazarsan görüneceksin. Sakladığın güvenli bölgen savunmasız kalacak. Yaz-ma! Bir de güzel olmayacak, istediğin gibi olmadı sesi var. Çünkü her şey kusursuz olmak zorunda. Yaz-ma !

Ve belki benim değinmediğim bin tane ses çıkacak içinden. Bunu sadece sen bileceksin, sen anlayacaksın, sen çözeceksin. Konuştukça, paylaştıkça, üstüne gittikçe....

Yaz, her sese rağmen yaz !

6 Aralık 2016 Salı

KÜÇÜK KARA BALIKLAR VE AYRILAMAYANLAR

Sahip olduğum ilk hikaye kitabıydı "Küçük Kara Balık". Ne çok sevmiştim bilseniz! Küçük kara balığın merakıyla meraklanıp, ayrılığıyla hüzünlenmiştim. Gidişi korkutsa da desteklemiştim. Benim için özgürlüğün sembolü olmuştu. Zorlu yolculukların pes etmeyen savaşçısıydı. Aradan yıllar geçti. 4 yıllık bir PDR lisansı, 2 yıllık bir Klinik Psikoloji yüksek lisansı, 3 yıllık bir Psikoterapi Eğitimi ve daha pek çok eğitim sığdırdım ben bu yıllara. Çok okudum, çok araştırdım, çok öğrendim... Öğrendikçe anladım ki her şey küçük kara balığın ayrılmaya karar verdiği anda başlıyor. O kararı veremediğin zaman hayat senin hayatın olmaktan çıkıyor. Annenin, babanın ya da sana bakan ve ayrılamadığın herhangi birinin hayatı oluyor. Yaşın ilerledikçe ayrılamadığın kişiler değişiyor. Bazen öğretmeninden ayrılmak istemiyorsun, bazen sevgilinden... Ayrılmaya karar vermek tek başına kalmak demek çünkü. Kimse tek başına kalmak istemiyor. Ayrılmaya karar vermek belirsizlik demek çünkü. İnsan bilmek istiyor. Bildiğin cehennem bilmediğin cennetten iyidir derler ya. Hah, işte tam da o sebepten.

Sonra bir gün fark ediyorsun, bedelini ödemekten korktuğun için yaşayamadığın hayatın kayıp gitmiş ellerinden. Annen sana kırılmasın diye, sevgilin seni terk etmesin diye, patronunun sevgisi azalmasın diye sustuğun her şey boğazında düğümlenmiş hesap soruyor. Ve o an yanında kimse yok. İronik bir şekilde tek başına kalmamak için yaptığın her şey seni tek başına bırakmış. Daha da kötüsü içine düştüğün yalnızlıkta kendini bile hissedememen. Var edemediğin benliğin, tüm sahteliğiyle karşında. Aranızda derin uçurumlar var. Kendine o kadar uzaksın ki...

Bu yüzleşme çok acı, çekirdekte kalan kimlik kırıntısı için. Yemezsin, içmezsin, gezmezsin, tozmazsın, sevinmezsin, üzülmezsin, öfkelenmezsin, yaşamazsın... Bir psikiyatriste gidersen ya da götürürlerse seni depresyon tanısını alırsın. Çeşit çeşit ilaçlar kullanırsın. Geçer gibi olur geçmez.
Aslında karar vermen için bir şans daha vermiştir hayat sana. Gerçekten yaşamayı seçmen için bir şans...

Yıllardır ötelediğin ayrılığı tüm aşamalarıyla yaşamak seçeneklerden biridir. Bu zor olanıdır. Önce kaybettiğin yıllarla yüzleşmen gerekir. Kayıp karşısında duyulan yas aşamalarını tüm zorluğuyla yaşarsın. Sonunda doğrusuyla yanlışıyla kabul edersin. Önünde sadece gelecek yılların vardır şimdi. Bir çocuğun coşkuyla, aşkla baktığı, nasıl çalışacağını bilmeden, bir yandan da kırmamak için gözünden sakınarak tuttuğu bir oyuncak gibi tutarsın ellerinde pırıl pırıl gelecek yıllarını. Hayatını istediğin gibi kullanma konusunda özgürsün artık. Belki de ilk defa gerçekten deneyimleyeceğin bu duygu sorumluluk da getirir beraberinde. Yeni hayatında tercih ettiğin her şeyin sorumluluğu sana aittir. Başlarda zorlanabilirsin. Yıllarca kolaylıkla yaptığın şeyler bile azaba dönüşebilir. Karar vermenin dayanılmaz ağırlığı... Ne olacağını bilmezsin. Her tercihte tekrar tekrar kırılabilirsin , yorulabilirsin ama sana ait olan bir kimlik, sana ait olan kararlarla oluşturduğun bir hayatın olur. Yıllarca korktuğun yalnızlığınla yaşamayı öğrenebilirsin mesela. Yalnız kaldığında yapıştığın yeni bir sevgiliye, tükettiğin sınırsız yemeğe, deli gibi alışverişe, alkolle rahatlamaya ve kaygıyla yapılan hiçbir "aşırı" davranışa ihtiyaç duymazsın. Kendini hırpalamazsın. Dinginlik vardır. Kabul vardır. Huzur vardır.

Diğer seçenek hayatına sahte haliyle devam etmektir. O kısmı biliyorsunuz zaten.

Uzm. Psk . Ebru YURDALAN 

28 Kasım 2016 Pazartesi

BOŞANMAYI NASIL ANLATMALI?


Bir çocuğa verilmiş, verilecek olan en güzel hediyedir belki de huzurlu hissettiği bir aile. Anne ve babanın birlikte olduğu, güvenli bir çatı altında sıcacık sohbetlerin yapıldığı, sorunlar olsa dahi birlikteyken aşılacağına inancın tam olduğu bir aile... Çiftler de böyle bir aile hayaliyle yola çıkar genellikle ama o yol hayallerdeki gibi olamayabilir bazen. Zamanla yıpranan, gittikçe zorlaşan bir ilişkiye döner evlilik . Öyle bir an gelir ki yollarının ayrılmasından başka bir çözüm bulunmaz. Anne de baba da bir taraftan kendi ayrılıklarının acısını yaşarken bir taraftan da bu çözümsüzlüğü çocuklarına anlatmak zorundadır ama nasıl?


Anlatmak anne baba için boşanmaya karar vermek kadar zor olabilir. Bu konuda ilk dikkat edilmesi gereken çocuğun yaşıdır. Okul öncesi çağında olan bir çocukla konuşmaya "boşanma" kavramını anlatarak başlayabilirsiniz. Boşanmanın anlaşıldığından emin olduktan sonra kararınızı çocuğunuza açıklayabilirsiniz.

Çocuk boşanma kararını anladıktan sonra kendisini bir kaosun ortasında bulur. Yıllardır sahip olduğu aile dağılacak, hayat rutini bozulacaktır. Çocuğun kafasında onlarca soru belirir, "neden boşanıyorlar, bana ne olacak, kimle kalacağım, annemi ya da babamı ne sıklıkla göreceğim, nerde yaşayacağım, hayatımda neler değişecek...."

Her çocuğun ailesinin durumuyla  ilgili gerçekleri anlamaya hakkı var fakat bu gerçekler sizin çift olarak aranızdaki yaşantılarınız, olumsuz duygularınız değil çocuğun geleceğini belirleyecek olan gerçekler olmalıdır. Anne-baba arasındaki anlaşmazlığa alet etmeden, haklı-haksız savaşına maruz bırakmadan, anlamakta zorlanacağı olayların bilgisini vermeden çocuğun kafasındaki belirsizlikleri gidermek anne ve babanın görevidir. Bu görev tek bir açıklamayla bitecek bir görev de değildir. Çocuğa anne babayla olan görüşme planları söylenmiş olsa bile  çocukta ayrılıkla ilgili kaygılar, korkular devam edebilir. Çocuğu kaygılandıran konular dikkatle dinlenmeli, anlaşılmaya çalışılmalı ve çocuğa sabırla açıklanmalıdır. Kurulan her cümlede "biz ayrılıyoruz ama her zaman senin annenle babanız, her zaman senin arkandayız, görüşmeye devam edeceğiz ve seni hep seveceğiz " mesajını vermek çocuğun kaygılarını hafifletecektir.

Böyle durumlarda sıkça karşılaşılan bir diğer durumsa çocuğun kendini suçlama yönündeki eğilimidir. Daha iyi bir çocuk olsaydı, yaramazlık yapmasaydı belki de bu karar alınmayacaktı şeklinde bir suçluluğu üstlenen çocuk sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Ayrılığın üzüntüsü üzerine böyle bir sorumluluğu üstlenmek çocuk için zordur. Çocuklarınızı bu ağır yükün altında bırakmamak için boşanma sebebi hakkında hiçbir tarafı suçlamadan, bir bilgilendirme yapılmalıdır.

Hayatıyla ilgili somut değişikliklerin bilgisi verildikten ve belirsizlikler giderildikten sonra çocukla duyguları üzerine konuşmak yapılacak en iyi şeydir. iletişim başlı başına bir şifacıdır. Hem size hem çocuğunuza şifa verir. Çocuğunuzun duygusunu ifade etmesini sağlamak, bir diyalog başlatmak için öykü kitaplarından faydalanmanız da işinizi kolaylaştırabilir. Çocuklar için kendi hayatları üzerinden konuşmaları duygularının yoğun olduğu durumlarda zor olabilir. Kendi yaşadıklarının benzerini yaşayan bir hikaye kahramanını görmesi, onun yaşantıları üzerine yorumlar yapması duygularını ifade etme konusunda bir başlangıç olabilir. Duyguları hafifleyip daha konuşulabilir hale geldikçe yaptığı yorumlarda zamir olarak hikaye kahramanını değil kendisini kullanacaktır.

Boşanmanın ardından çocuğunuzda davranışsal problemler, öfke nöbetleri, korkular ve fobiler gözlemlerseniz bir uzmandan yardım alarak çocuğunuzu bu kararın olumsuz etkilerinden korumayı tercih edebilirsiniz.


Uzm. Psk. Ebru YURDALAN 

23 Kasım 2016 Çarşamba

ÖLÜMÜ ANLAMAK / ANLATMAK



"Ölüm karşısında herkes acemidir; ben de öyleyim. Hala hayattaysanız aziz okur, şansınız var : Acemi şansı. "

Murat Menteş

Hakkında söylenen milyonlarca söze rağmen çoğu zaman kör noktamızda bulunan bir gerçekten söz etmek istiyorum. Her ne kadar bir gün deneyimleyeceğimiz bilgisine sahip olsak da, bir türlü hissedemediğimiz ve hissetmemek için de bütün savunmalarımızı kullandığımız bir gerçek: Ölüm ve çocuğa ölümü anlatmak.

İnsanlık tarihine baktığımızda her şeyi bilmek, önceden kestirebilmek ve kontrol etmekle ilgili isteğimizin deterministik bir bilim anlayışını doğurduğunu görüyoruz. Bu bilimsel anlayış bize aynı nedenlerin aynı sonuçlara sebep olduğu görece güvenli bir dünyayı vaadediyordu. Fakat izafiyet teorisinin ortaya çıkışıyla dünyanın böyle bir yer olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık. Yeni bilimsel paradigma dünyanın  kendini her an yeniden şekillendiren, aynı nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olmadığı bir belirsizlikten söz etti bize. İşte çağımız insanın böyle bir dünyada var olma çabası anksiyeteye, geçici olarak varolduğunu bilmesi ise anlamsızlığa sebep olmaya başladı. Belirsizliğin ve anlamsızlığın hakikatin tam kalbinde olduğu bir dünyaya tahammül etmekse günümüz insanının en büyük trajedisi belki de.

Peki bu trajedinin içinde insan ne yapar?

Ölümü kabul etmeyerek tüm savunmalarını kullanabilir.
Çaresizliğin olduğu yerde en kolay savunmadır inkar. Bilişsel bir inkardan bahsetmiyorum. Öleceğimizi hepimiz biliriz ama duygusal olarak bunu hissettiğimiz anlar sınırlıdır. Böyle olaylar genelde başkalarının başına gelir çünkü. Ölümle yüzleşmektense bir obsesyon yaratıp tedavi için bir ömür harcamayı tercih edebilir bilinç dışı. Ya da durduğu an düşeceği anlamsızlık hissinden kaçmak için peş peşe kendisine zarar veren ilişkiler kurabilir. Rank, insanların büyük bir kısmının ölüm borcundan kaçmak için hayat kredisini reddettiğinden bahsederken sanırım bunu anlatmak istiyor.

Ölümü, belirsizliği kabul ederek kendi varoluş amacını kendi anlamlarını oluşturarak bulabilir.
Bunu yapmanın yazmaktan çok daha zor olduğunu biliyorum. İnsan ölümü hissettiği an varoluşuyla acı bir şekilde yüzleşir. Bir şekilde dünyadadır. Neden bulunduğunu bilmez ama öleceğini bilir. Tam bir kaos. Bu kaosa girmeden ölümü kabul etmek zordur. Varoluşçu psikoterapi dediğimiz ekol işte bu noktada psikoloji dünyasına girer ve der ki ; ölümün fizikselliği bireyi yok etse de ölüm fikri onu koruyabilir. Yani ölümün varlığıyla bir kere yüzleşen insan yaşadığı her ana daha çok kıymet verir çünkü ölecektir. İnsan dünyada yaşadıklarının kendi tercihi olduğunu kabul eder ve kendi anlamlarını oluşturma sorumluluğunu üstüne alırsa bu dünyada kendi varoluşunu tamamlamış olur.

Peki yetişkinler için bile bu kadar kompleks olan bir kavram bir çocuğa nasıl anlatılmalı?

Ölümü çocuğa anlatmanın önündeki en büyük engel yukarıda bahsettiğim üzere yetişkinin ölümü kavrayış ve karşılayış biçimidir. Bir çocuğa ölümü anlatmadan önce kendi ölüm düşüncemizin savunmalardan arınmış olduğundan emin olmamız lazım. Sıra çocuklara geldiğindeyse çocuğun yaşı, şartları önem kazanır .

Çocuklar nesne sürekliliği oluşana dek bir nesnenin ortadan kayboluşunu kavrayamaz. Süreklilik (canlılık, var olmak) ve ortadan kaybolmak (yok olmak, ölüm) çocuğun gelişiminde ölümü kavraması açısından önemlidir. Yok olan nesnenin tekrar ortaya çıkışının mümkün olmadığını kavradıkça çocuk ölümü düşünmeye başlar. İyi bir gözlemciyseniz çocukların oyunlarından bu düşüncelerin başladığını anlayabilirsiniz. Silahlarla ateş ettikleri, öldürdüm seni diye sevinç çığlıkları attıkları anları düşünün. Hayatla oynama ihtiyacından doğan bu kurgular çocuklar için çok keyiflidir. Silah, bıçak vb. oyuncaklarla ilgili olumsuz bazı görüşler olsa da bu oyuncaklar çocuğun öfkeyi ve ölümle ilgili kaygıları bu oyunlar uzerinden ifade ederek rahatlamasını sağlamaktadır. Unutmayın oyun gerçek değildir.

Gelişim evrelerine baktığımızda 3 yaşından önce ölüm sadece kaybedilen nesneye duyulan özlem olarak gözlenebilir.  3 yaşından itibaren bir yakının, evcil hayvanın kaybı, televizyonda görülen, duyulan ölümler  çocuğu ölüm hakkında sorular sormaya iter. Hazırlıksız yakalanılan bu sorulara cevap vermek ebeveynler için güç olabilir ama çocuk ölümden söz etmeye başladığı andan itibaren çocuğa ölüm anlatılmalıdır.

Çocuğa ölüm kavramı anlatılırken ölümle ilgili gerçek bilgiler verilmelidir. Çocuğunuz size artık hareket etmeyen balığını gördüğünü söyleyebilir ve merakla sizden bunun açıklamasını isteyebilir. Bu açıklamayı yaparken kullandığınız kelimeler çok önemli. Ölümü uyumak, ayrılmak, gitmek gibi o an gerçek olmayan eylemlerle eşlememesi için balığının öldüğünü söyleyemelisiniz. Ölümün ne demek olduğunu sorduklarındaysa olabildiğince gerçek cevapları verip olayı geçiştirmekten kaçınmalısınız.

"Ölüm yaşamın bitmesidir.
Ölen canlı çevresiyle ilişki kuramaz, konuşamaz, göremez, duyamaz, yemek yiyemez.
Ölen bir canlı geri dönemez.
Her canlı bir gün mutlaka ölür"

Burda çocuk canlı ve cansız olma durumunu ayırt edemeyebilir. Somut örneklerle bu konuyu çocuğun zihninde berraklaştırmak mümkündür.

Ölümle yüzleşen çocuğa ölüm sebebini basit ifadelerle anlatılmak gerekir. Ölüm yetişkinlerde olduğu gibi çocuklar için de sırlı bir konudur. Sebeplerin belirsizliği çocukta korkulara sebep olabilir. Korkutucu detaylara inilmeden ölüm sebepleri çocuklara anlatılabilir.

Çocuk psikanalisti  Françoise Dolto ölüm kaygısının iletişimsiz kalma kaygısından doğduğunu söyler. Bu yüzden çocuğun ölümle ilgili duygularını ifade etmesini sağlamak da çocuk için çok önemlidir. Yakın birinin kaybı çocuğun ölümle ilk ciddi yüzleşmesidir. Bu dönemde hem kendisinin hem de anne babanın ölümüyle ilgili yoğun korkular yaşayabilir. Korkularını aşmak için paylaşmaya ihtiyaç duyar ve ölüm hakkında aldığı bilgileri işlemlemesi için tekrar tekrar sorular sorar.
Bu aşamada bazı anne babalar bu döngüye dayanamayabilir, bir inkar sistemiyle kendilerinden ve çocuklarından ölümü uzak tutarak çocuğun korkusunu yatıştırmaya çalışır.  Aslında yatıştırılan tek kişi çocuk değildir, ebeveyndir aynı zamanda. Ancak bu savunmanın gerçeğe dayanmama ve her an yıkılma gibi bir riski vardır ki derin bir travmaya sebep olabilir. Ben her zaman senin yanında olacağım hiç ölmeyeceğim diyen bir annenin kaybının çocukta açtığı yara tahmin bile edilemez. Çocuğunuzun acısını paylaşın, korkularını dinleyin, sarılın, öpün ama gerçeği inkar eden bir yaklaşımdan kaçının. İletişimsizliğin çocuk için ölümden daha korkunç olduğunu sakın unutmayın ve  tekrar tekrar anlatmaktan vazgeçmeyin !

"Çocuk: Hayvanlar da ölür mü?
Anne: Evet tüm canlılar bir gün mutlaka ölür.
Çocuk: Ben ölmek istemiyorum. senin ölmeni de istemiyorum.
Anne: Hepimiz öleceğiz ama birlikte daha çok vakit geçirmek için ikimiz de kendimize çok iyi bakabilir, son anımıza kadar dolu dolu yaşayabiliriz. Anılarımız varolduğumuz sürece bizimle olacak."

Çocukların ölümle ilgili merak ettiği bir diğer konuysa ölümden sonrasıdır. Bu sorulara karşılık ölümle ilgili inançlar çocukla paylaşılabilir. İnandıklarınızı, somut terimlerle anlatarak yaşına uygun cevaplar verebilirsiniz. Burda çocukların bazı soyut kavramları bizim anladığımız gibi anlamadığına dikkat etmemizde yarar var. Fazladan verilen bilgiler çocukta korkulara sebep olabilir. Çocuğun ölümden sonra bedene yapılan işlemlerle ilgili korkuları da çok sık rastlanan bir durumdur. Yine öldükten sonra bedenin canlı olmayacağı için yapılan şeyleri hissetmeyeceği somut örneklerle anlatılabilir. Mesela anne eline bir eldiven giyerek, "Şuan elime iğne batırırsam canım acıyabilir ama sadece eldivene iğne batırırsam bunu hissetmem. Bedenimiz de öldükten sonra bu eldiven gibidir. Yapılanları hissetmez." şeklinde bir etkinlikle durumu anlatabilir.

Kayıp durumlarında nelere dikkat etmeli?

* Ölüm haberini vermekle ilgili yanlışlardan biri bunu bir psikoloğun vermesini talep etmektir. Böyle bir olay çocuğun ölümü olağan akış içinde kabul etmesini engeller. Haber çocuğa hiç tanımadığı bir psikolog tarafından değil, zor olsa da çocuğa duygusal olarak en yakın kişi tarafından en kısa zamanda verilmelidir. Zaten böyle bir durumda çocuk çevresindeki kaosun farkındadır, çevresindeki yetişkinlerin tüm duygularını almaktadır. Bu haberi vermek çocuğun zihninin netleşmesini sağlar.

* Yaşanılan yas çocuğa duygusal olarak kaldırabileceği ölçüde gösterilmeli ve çocuğun da kendi yasını yaşamasına izin verilmelidir.

* Çocuğun 6 yaş öncesinde cenaze törenine gitmesi uygun olmayabilir. 6 yaşından büyükse isteğe binaen götürülmesi, ölen kişiyle vedalaşması yasın patolojik döngüye girmesini engelleyebilir. Eğer törene katılmak istemiyorsa zorlanmamalıdır.

Kayıp yaşayan bir çocuk için hangi durumlarda yardım alınmalı?

Uzun süre devam eden,

* Yoğun korku ve kaygılar
* Alt ıslatma, parmak emme gibi regresyon belirtileri
* Yakınlarından ayrılmaya karşı aşırı tepki
* Anlaşılmayan öfke nöbetleri, saldırganlık
* Okul başarısındaki düşüş
* Oyunlarda ve gündelik hayatta gözlemlenen tekrarlanan takıntılı davranışlar
* Dikkat dağınıklığı
* Fiziksel bir sebebi olmayan karın ve baş ağrıları, mide bulantıları, varsa bir uzmandan yardım almalısınız.

Uzm. Psk. Ebru YURDALAN 


13 Kasım 2016 Pazar

BENİ GÖRÜN!

Teşhircilik, gerek görsel medyada gerek sosyal medyada farklı olaylarla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Başlangıçta fotoğraflarla sınırlı olan teşhir, video kanallarının yaygınlaşmasıyla bu alana da sıçradı. Genellikle ürün tanıtımlarının yapıldığı videolar, kanal  belli bir izleyici kitlesine ulaştıktan sonra sahibinin bir gününe eşlik edilebilen vloglara evrildi ve biz 5 yıl önce hayretle karşılacağımız türden paylaşımlara güler geçer olduk. Bu paylaşımlar bazı kişi, kurum ve çalışma alanları açısından çıkar ilişkisiyle açıklanabilir ancak bu çıkar ilişkisi sergilenen davranışın altındaki dinamikleri açıklamaya yetmez. Bu davranışı açıklamak için öncelikle insandaki aynalanma ihtiyacını görmek gerekir.

Peki nedir bu aynalanma ?

Aynalanma, kendilik kuramının kurucusu Heinz Kohut tarafından kuramın merkezine konulmuş bir kavramdır. Kohut'a göre tüm çocuklar narsisistir. Her davranışının ve de duygusunun kendisine bakım veren tarafından görülmesini, kabul edilmesini ister. Özellikle ilk çocukluk çağındaki primer narsisist yapı kendindeki mükemmeliği gören bir bakıcıya ihtiyaç duyar. İşte aynalanma bu dönemdeki çocuğun bu mükemmelliğine ayna tutmak şeklinde özetlenebilir. Bireylerin sağlıklı yetişebilmeleri için çocukluk döneminde bu ihtiyacın giderilmesi, bir yandan da optimal düzeyde kırılmamalarla gerçek yaşama hazırlanması gerekmektedir. Optimal kırılmalar çocuğa gerçek dünya hakkında hazmedilebilir mesajlar verirken bir yandan da bu kırılmaları sarıp onarmaya çalışan annenin varlığı dünyayı güvenli olarak algılamasını sağlar. Kırılmaların olmadığı, aşırı aynalanma bireyin gerçek hayattan kopuk bir masalda yaşamasına sebep olurken, yetersiz aynalanma da bireyin hiç bitmeyen bir kendini görünür kılma çabasına sebep olur. Öyle ki yaşadıkları görülmezse yani paylaşılmazsa yaşanmamış hisseder. İnstagrama "kociş"i için hazırladığı yemeği atmazsa yemeğin, gittiği tatilin her anını paylaşmazsa tatilin, arkadaşlarla görüşmeyi ilan etmezse buluşmanın anlamı kalmaz. Maalesef burda kişiler nesneleşmiştir, tıpkı bir zamanlar annesi için nesneleşen kendisi gibi.

Biraz daha yakından bakacak olursak, bu durum bizi 0-3 yaş döneminde büyük bir heyecanla ve merakla hem kendini hem de çevresini keşfe çıkan ancak bu keşif yolculuğunda görülmeyen ve ihtiyaçları giderilmeyen şanssız bir çocuğa götürüyor ve kaç yaşına gelirse gelsin o dönemde takılıp kalan yetişkinler olarak karşımıza çıkıyor. Teşhirci bireylerin davranışlarını yeni yeni adım atmaya başlayan ve sanki dünyada bunu sadece o yapıyormuş gibi heybetle kabaran aynı zamanda çevresini kaçamak bakışlarla süzen, muhteşemliğinin onaylanmasını bekleyen bir çocuğu izler gibi izlersek her şey daha anlaşılır olacaktır.

Teşhir edenin dinamik alt yapısı var da röntgenleyenin yok mu?

Tabii ki var. Çocuk birinci dönemi optimal kırılmalarla atlatmış ve gücünün her şeye yetmediğini farketmiştir. Artık kendi gücünün yetmediği zamanlar için, kendisinden daha güçlü olduğuna inandığı idealize edilmiş bir ebeveyn imajına ihtiyaç duyar. Kendi gücü yettiğince salınacak, yetmediği durumlardaysa seçtiği figürün gölgesinde dinlenecektir. Bu ebeveyn bizim toplumumuzda evdeki otorite figürü olan babadır. Ancak bazen bu gölge o kadar ulaşılmaz bir yerdedir ki ne çocuk oraya gidebilir ne de güçlü figürümüz kendi patolojilerinden dolayı çocuğu görebilir. Bu şartlarda çocuğun yapacağı tek şey otoriteyi uzaktan uzaktan izlemek, bir gün kavuşmak umuduyla yaşamaktır. Kendi kendine fantezide bir dünya kurar. Hayatı boyunca güçlü olanları izler. Kendi hayatını yaşamaktan çok güçlü olanın himayesinde bir hayata razı olur.

Teşhir de röntgen de aslında bireyin dağılmasını önleyen bir savunmadır. Vaktinde hakkı olduğu halde alamadığı ilgiyi talep etme hali, kendini varetme çabasıdır. Kendi içinde görünmezlikle verilen bir mücadeledir. Bu mücadele erken çocukluk dönemindeki aynalanma eksikliğinin boyutuna ve travmatik yaşantıların derinliğine göre hafiften ağır patolojilere kadar uzanan bir yelpazede karşımıza çıkabilir. Farkında olmadığımız birçok tercihte etkisi bulunabilir.

Mahrem bir konunun alenen gösterilmesine dönecek olursak;  çocuklarımızı görmediğimiz sürece benzer olaylar tekrarlanacak, diğerlerine göstermek için yaşanan trajik hayatlara şahit olacağız.

Uzm. Psk. Ebru YURDALAN