18 Ağustos 2015 Salı

Seom- Aşk ve Saldırganlık Üzerine


Kim Ki Duk'un tarzına aşina olanlar bilirler ki filmleri insanı rahatsız eder. Şiddet, gerilim, stres, kasvet, tutku, çiğ cinsellik, acı bu filmlerin ayrılmaz parçasıdır. Yalnız tüm bunların arasında yönetmenin dehası parlar. Öyle bir deha ki her filmi durağan, sessiz ve minimalist olmasına rağmen bize gösterdiği detaylarla ve kullandığı metaforlarla yönetmenin bağımlısı olabilirsiniz. Benim gibi !

Kim Ki Duk ile tanışmam iki yıl önce katıldığım bir sinema kursu sayesinde oldu. O dönemde Türkiye'ye gelen Kim Ki Duk'un söyleşisine katılamasam da katılan hocalarımdan ilham verici hayat hikayesini dinleme fırsatı buldum. 30 yaşına kadar hiç sinemaya gitmemiş olan ve asker olarak çalışan yönetmenin tüm hayatı şans eseri bir filme gitmesiyle değişiyor ve askerken kazandığı parayla sanat eğitimi almak üzere her şeyi bırakarak Fransa'ya gidiyor. Burada resimler yaparak geçimini sağlıyor. 1993 'te yazdığı iki senaryo birden ülkesinde ödül alıyor. Sonrasında ödüllerle dolu bir kariyer. biyografiyi şöyle bırakıyorum.

Söyleşi esnasında hocalarımın dikkatini çeken şeylerden biri bizim hayranlıkla baktığımız ve metafor olarak nitelendirdiğimiz şeyler yönetmen tarafından metafor olarak kullanılmamış olabileceğiydi, zira yönetmen yöneltilen birçok soruya bilmiyorum diye cevap vermiş, tüm sempatikliğiyle de gülümsemiş :) ayrıca kendi filmleri dahil film izlemediğini, bir gün tesadüfen denk geldiği bir filmi izlediğini ve sonunda kendi adını görünce şaşırdığını, kendi filmini tanımayacak kadar ilginç bir insan olduğunu da eklemek isterim.

Seom, yani Ada filmi yönetmenin imzasını taşıyor.

Bir ada üzerine kurulan ve genellikle fuhuş için kullanılan yüzen evleri kiralayarak geçinen bir kadın ve yüzen evlerden birine gelen bir adamın öyküsü bu. Sonrasında işlediği cinayet sebebiyle polislerden kaçtığını öğrendiğimiz adamla kadının ilişkisi adamın intihar teşebbüsü, kadının onu kurtarmasıyla başlıyor. 

Her sahne detaylıca incelenebilir çünkü yukarda bahsettiğim gibi yönetmen her ne kadar farkında olmadığını iddia etse de yoğun bir metafor kullanımı var.

 En sevdiğim detay kancaların intihar ödeşmesinden sonra kalp şeklinde birleşmesi, en sevdiğim metaforsa son sahnede adanın kadının cinsel organında belirmesi oldu.



Bu kadar spoilerden sonra konuyu psikoloji bağlamında ele almak istiyorum.Filmi izlerken kafamda "Aşk ve Saldırganlığın Ayrılmaz Doğası" dönüp durdu. Bu kitap tam da bunu anlatıyor çünkü. 

Nesne İlişkileri kuramıyla tanıdığımız Kernberg, sadizm ve mazoşizmin bütün cinsel sapkınlıklar gibi erkeklerde daha sık görüldüğünü söylüyor ve bunu da erkeklerdeki kastrasyon anksiyetesine bağlıyor. Peki kastrasyon anksiyetesi nedir derseniz, 3-5 yaş arasında yani ödipal dönemde aynı cins ebeveynle yaşanan rekabet sonucu cezalandırılacağını düşünmeyle ilgili kaygı diyebilirim. Daha anlaşılır olsun diye: erkeklerdeki "annemi ele geçirirsem babam pipimi keser" sendromu :P kadınlarda da başka bir fantezi mevcut haliyle. Bu kaygı o kadar yoğun oluyor ki savunma halinde sadizm ya da teslim bayrağını çekmiş kendini cezalandıran biçimde mazoşizm ortaya çıkıyor. Bu tabi ki çok psikodinamik bir yaklaşım oldu ama cebimizde dursun. 

Daha ayakları yere basan yorumum ise şöyle; kahramanımızda yoğun bir agresyon var ve bu agresyonu kendi canına kastederek çözmeye çalışıyor. Burdan başrol için yön değiştirmelerin çok kullanıldığı bir davranış örüntüsü olduğunu söyleyebiliriz ki kadınla ilişkisinde hep bu yön değiştirmenin izleri görülüyor. Kadınla ilk yakınlaşmada reddedilmesi üzerine bir fahişe çağırıp onunla kadının istediği şeyleri yaşamak (kadın da başka bir adamla aynı durumu yaşıyor) , adamı öldürdükten sonra öfkeyi kadına yöneltmek vs vs.  Film saldırganlık ve cinselliği birleştirip bizlere sunuyor özetle. 

Nihayetinde Kim Ki Duk ile yeni tanışacak olanlar için ağır, takipçileri için iyi bir film diyebilirim. yeni başlayanlar sizi şöyle Binjip (Boş Ev) filmine doğru alalım :) 

Aşk üzerine okumak isteyenleriyse Kernberg'in Aşk İlişkileri, Normallik ve Patoloji kitabına doğru yollayabiliriz :)

Görüşmek üzere !  

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Mommy ve Bağlanma Üzerine


Mommy , Dolan'ın izlediğim ilk filmi ve rahatlıkla söyleyebilirim ki son filmi olmayacak. Benim gibi geç keşfedenler için sinemanın dahi çocuğu olarak adlandırılan bu genç yönetmen hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum film hakkında konuşmadan önce. Genç çünkü; bu arkadaş 1989 doğumlu, henüz 30 bile dememiş bir yönetmen. Sinemanın dahi çocuğu çünkü; hem yönetip hem de başrol olarak rol aldığı ilk filmi Annemi Öldürdüm ile Cannes Film Festivalinde tam 3 ödül birden kazanmış. Altını çizmek gerekir ki filmi henüz 20 yaşındayken çekmiş. Kariyerini detaylıca okumak isteyenler için şuraya kaynağımı koyup filme geçiyorum :)

Mommy, Dolan'ın 2014 yılında çektiği ve yine Cannes'tan Jüri özel ödülüyle dönen bir eser. Filmin sanatsal değerini işin uzmanlarına bırakarak bir psikolog gözüyle hikayeye geçmek istiyorum. Hikaye annesi Diane ile birlikte yaşayan genç Steve ve bu ikiliye sonradan dahil olan Kyla arasında geçiyor. Sorunlu bir ergen olan Steve bir ıslah evinde yaşarken değişen yasayla birlikte annesiyle yaşamak zorunda kalır ve film başlar.

Steve için konulan teşhis dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ancak arada yüzeysel geçilen bir bağlanma bozukluğundan bahsediliyor ki bence asıl sorun bu. 

Yeni doğan her bebek bilmedikleri bu dünyada kendilerine güvenli bir dayanak arar ve bu anlamda annesine bağlanır. Son dönemde hem psikoterapi ekolleri hem de nörobilimcilerin birçok psikolojik rahatsızlığı bağlanma çerçevesinde yorumlamaktadır. Temelde iki tür bağlanma vardır: güvenli ve güvensiz. Filmde buram buram güvensiz bağlanma koktuğu için kısaca bunu konuşalım istiyorum.

Güvensiz bağlanmayı kendi içinde 2'ye ayırabiliriz : Kaygılı ve Kaçıngan. Burda kaygılı bir bağlanma stilinin bulunduğunu söyleyebiliriz çünkü anne duygu regülasyonunu sağlayabilecek güçte değil ve çocuk için güvenli bir dayanak olmaktan çok uzak. Duygularını verbalize edememesi, değişken tepkileri ve kendi güvensiz bağlanma stili Steve'yi "sorunlu" bir ergen yapmaya yetmiş görünüyor. Sınırların çizilmediği, anne çocuğun tam olarak ayrışamadığı bu ailede bağlanmanın arkasından olmasını beklediğimiz ayrılma ve bireyleşme evresinin de sağlıklı bir biçimde yapılmadığı görüyoruz. Zira annemiz Steve'nin odasında kapı çalmadan girebiliyor, mastürbasyonu hakkında konuşabiliyor ve ensestiyöz birtakım yakınlaşmalara yol açabiliyor.

Annede gördüğümüz borderline kişilik örüntüsü öfke nöbetleri ve intihar teşebbüsleriyle oğluna miras kalıyor. 

Peki bu kısır döngü kırılabilir mi? Cevap veriyorum: Evet!

Ergenlik ailenin verdiği sorunlu davranış örüntüsünü değiştirmek için insana verilmiş bir şanstır ki isyan bunun en önemli adımıdır. Ergen isyanı, ergenin kendini bulmak için attığı bir çığlıktır. Hele de aileden kopuşu destekleyecek uygun rol modeller varsa çevrede tadından yenmez. Kyla bu anlamda bir destekçi oldu Steve için ancak filmde gizli kalan kendi sorunları sebebiyle belki de, yeterli olmadı.

Çok detay vermedim değil mi? Tavsiyemdir, izleyin :)

Ha unutmadan konuya ilgisi olanlar, yıllarca bu çocuklarla çalışarak kendi kuramını oluşturan Masterson'dan Gerçek Kendilik kitabını okuyabilir.

Görüşmek üzere !