Ana içeriğe atla

Seom- Aşk ve Saldırganlık Üzerine


Kim Ki Duk'un tarzına aşina olanlar bilirler ki filmleri insanı rahatsız eder. Şiddet, gerilim, stres, kasvet, tutku, çiğ cinsellik, acı bu filmlerin ayrılmaz parçasıdır. Yalnız tüm bunların arasında yönetmenin dehası parlar. Öyle bir deha ki her filmi durağan, sessiz ve minimalist olmasına rağmen bize gösterdiği detaylarla ve kullandığı metaforlarla yönetmenin bağımlısı olabilirsiniz. Benim gibi !

Kim Ki Duk ile tanışmam iki yıl önce katıldığım bir sinema kursu sayesinde oldu. O dönemde Türkiye'ye gelen Kim Ki Duk'un söyleşisine katılamasam da katılan hocalarımdan ilham verici hayat hikayesini dinleme fırsatı buldum. 30 yaşına kadar hiç sinemaya gitmemiş olan ve asker olarak çalışan yönetmenin tüm hayatı şans eseri bir filme gitmesiyle değişiyor ve askerken kazandığı parayla sanat eğitimi almak üzere her şeyi bırakarak Fransa'ya gidiyor. Burada resimler yaparak geçimini sağlıyor. 1993 'te yazdığı iki senaryo birden ülkesinde ödül alıyor. Sonrasında ödüllerle dolu bir kariyer. biyografiyi şöyle bırakıyorum.

Söyleşi esnasında hocalarımın dikkatini çeken şeylerden biri bizim hayranlıkla baktığımız ve metafor olarak nitelendirdiğimiz şeyler yönetmen tarafından metafor olarak kullanılmamış olabileceğiydi, zira yönetmen yöneltilen birçok soruya bilmiyorum diye cevap vermiş, tüm sempatikliğiyle de gülümsemiş :) ayrıca kendi filmleri dahil film izlemediğini, bir gün tesadüfen denk geldiği bir filmi izlediğini ve sonunda kendi adını görünce şaşırdığını, kendi filmini tanımayacak kadar ilginç bir insan olduğunu da eklemek isterim.

Seom, yani Ada filmi yönetmenin imzasını taşıyor.

Bir ada üzerine kurulan ve genellikle fuhuş için kullanılan yüzen evleri kiralayarak geçinen bir kadın ve yüzen evlerden birine gelen bir adamın öyküsü bu. Sonrasında işlediği cinayet sebebiyle polislerden kaçtığını öğrendiğimiz adamla kadının ilişkisi adamın intihar teşebbüsü, kadının onu kurtarmasıyla başlıyor. 

Her sahne detaylıca incelenebilir çünkü yukarda bahsettiğim gibi yönetmen her ne kadar farkında olmadığını iddia etse de yoğun bir metafor kullanımı var.

 En sevdiğim detay kancaların intihar ödeşmesinden sonra kalp şeklinde birleşmesi, en sevdiğim metaforsa son sahnede adanın kadının cinsel organında belirmesi oldu.



Bu kadar spoilerden sonra konuyu psikoloji bağlamında ele almak istiyorum.Filmi izlerken kafamda "Aşk ve Saldırganlığın Ayrılmaz Doğası" dönüp durdu. Bu kitap tam da bunu anlatıyor çünkü. 

Nesne İlişkileri kuramıyla tanıdığımız Kernberg, sadizm ve mazoşizmin bütün cinsel sapkınlıklar gibi erkeklerde daha sık görüldüğünü söylüyor ve bunu da erkeklerdeki kastrasyon anksiyetesine bağlıyor. Peki kastrasyon anksiyetesi nedir derseniz, 3-5 yaş arasında yani ödipal dönemde aynı cins ebeveynle yaşanan rekabet sonucu cezalandırılacağını düşünmeyle ilgili kaygı diyebilirim. Daha anlaşılır olsun diye: erkeklerdeki "annemi ele geçirirsem babam pipimi keser" sendromu :P kadınlarda da başka bir fantezi mevcut haliyle. Bu kaygı o kadar yoğun oluyor ki savunma halinde sadizm ya da teslim bayrağını çekmiş kendini cezalandıran biçimde mazoşizm ortaya çıkıyor. Bu tabi ki çok psikodinamik bir yaklaşım oldu ama cebimizde dursun. 

Daha ayakları yere basan yorumum ise şöyle; kahramanımızda yoğun bir agresyon var ve bu agresyonu kendi canına kastederek çözmeye çalışıyor. Burdan başrol için yön değiştirmelerin çok kullanıldığı bir davranış örüntüsü olduğunu söyleyebiliriz ki kadınla ilişkisinde hep bu yön değiştirmenin izleri görülüyor. Kadınla ilk yakınlaşmada reddedilmesi üzerine bir fahişe çağırıp onunla kadının istediği şeyleri yaşamak (kadın da başka bir adamla aynı durumu yaşıyor) , adamı öldürdükten sonra öfkeyi kadına yöneltmek vs vs.  Film saldırganlık ve cinselliği birleştirip bizlere sunuyor özetle. 

Nihayetinde Kim Ki Duk ile yeni tanışacak olanlar için ağır, takipçileri için iyi bir film diyebilirim. yeni başlayanlar sizi şöyle Binjip (Boş Ev) filmine doğru alalım :) 

Aşk üzerine okumak isteyenleriyse Kernberg'in Aşk İlişkileri, Normallik ve Patoloji kitabına doğru yollayabiliriz :)

Görüşmek üzere !  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KÜÇÜK KARA BALIKLAR VE AYRILAMAYANLAR

Sahip olduğum ilk hikaye kitabıydı "Küçük Kara Balık". Ne çok sevmiştim bilseniz! Küçük kara balığın merakıyla meraklanıp, ayrılığıyla hüzünlenmiştim. Gidişi korkutsa da desteklemiştim. Benim için özgürlüğün sembolü olmuştu. Zorlu yolculukların pes etmeyen savaşçısıydı. Aradan yıllar geçti. 4 yıllık bir PDR lisansı, 2 yıllık bir Klinik Psikoloji yüksek lisansı, 3 yıllık bir Psikoterapi Eğitimi ve daha pek çok eğitim sığdırdım ben bu yıllara. Çok okudum, çok araştırdım, çok öğrendim... Öğrendikçe anladım ki her şey küçük kara balığın ayrılmaya karar verdiği anda başlıyor. O kararı veremediğin zaman hayat senin hayatın olmaktan çıkıyor. Annenin, babanın ya da sana bakan ve ayrılamadığın herhangi birinin hayatı oluyor. Yaşın ilerledikçe ayrılamadığın kişiler değişiyor. Bazen öğretmeninden ayrılmak istemiyorsun, bazen sevgilinden... Ayrılmaya karar vermek tek başına kalmak demek çünkü. Kimse tek başına kalmak istemiyor. Ayrılmaya karar vermek belirsizlik demek çünkü. İnsan bilme…

ÖLÜMÜ ANLAMAK / ANLATMAK

"Ölüm karşısında herkes acemidir; ben de öyleyim. Hala hayattaysanız aziz okur, şansınız var : Acemi şansı. "
Murat Menteş
Hakkında söylenen milyonlarca söze rağmen çoğu zaman kör noktamızda bulunan bir gerçekten söz etmek istiyorum. Her ne kadar bir gün deneyimleyeceğimiz bilgisine sahip olsak da, bir türlü hissedemediğimiz ve hissetmemek için de bütün savunmalarımızı kullandığımız bir gerçek: Ölüm ve çocuğa ölümü anlatmak.

İnsanlık tarihine baktığımızda her şeyi bilmek, önceden kestirebilmek ve kontrol etmekle ilgili isteğimizin deterministik bir bilim anlayışını doğurduğunu görüyoruz. Bu bilimsel anlayış bize aynı nedenlerin aynı sonuçlara sebep olduğu görece güvenli bir dünyayı vaadediyordu. Fakat izafiyet teorisinin ortaya çıkışıyla dünyanın böyle bir yer olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık. Yeni bilimsel paradigma dünyanın  kendini her an yeniden şekillendiren, aynı nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olmadığı bir belirsizlikten söz etti bize. İşte çağımız insa…

BENİ GÖRÜN!

Teşhircilik, gerek görsel medyada gerek sosyal medyada farklı olaylarla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Başlangıçta fotoğraflarla sınırlı olan teşhir, video kanallarının yaygınlaşmasıyla bu alana da sıçradı. Genellikle ürün tanıtımlarının yapıldığı videolar, kanal  belli bir izleyici kitlesine ulaştıktan sonra sahibinin bir gününe eşlik edilebilen vloglara evrildi ve biz 5 yıl önce hayretle karşılacağımız türden paylaşımlara güler geçer olduk. Bu paylaşımlar bazı kişi, kurum ve çalışma alanları açısından çıkar ilişkisiyle açıklanabilir ancak bu çıkar ilişkisi sergilenen davranışın altındaki dinamikleri açıklamaya yetmez. Bu davranışı açıklamak için öncelikle insandaki aynalanma ihtiyacını görmek gerekir.

Peki nedir bu aynalanma ?

Aynalanma, kendilik kuramının kurucusu Heinz Kohut tarafından kuramın merkezine konulmuş bir kavramdır. Kohut'a göre tüm çocuklar narsisistir. Her davranışının ve de duygusunun kendisine bakım veren tarafından görülmesini, kabul edilmesini ister. Özellik…