Ana içeriğe atla

BENİ GÖRÜN!

Teşhircilik, gerek görsel medyada gerek sosyal medyada farklı olaylarla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Başlangıçta fotoğraflarla sınırlı olan teşhir, video kanallarının yaygınlaşmasıyla bu alana da sıçradı. Genellikle ürün tanıtımlarının yapıldığı videolar, kanal  belli bir izleyici kitlesine ulaştıktan sonra sahibinin bir gününe eşlik edilebilen vloglara evrildi ve biz 5 yıl önce hayretle karşılacağımız türden paylaşımlara güler geçer olduk. Bu paylaşımlar bazı kişi, kurum ve çalışma alanları açısından çıkar ilişkisiyle açıklanabilir ancak bu çıkar ilişkisi sergilenen davranışın altındaki dinamikleri açıklamaya yetmez. Bu davranışı açıklamak için öncelikle insandaki aynalanma ihtiyacını görmek gerekir.

Peki nedir bu aynalanma ?

Aynalanma, kendilik kuramının kurucusu Heinz Kohut tarafından kuramın merkezine konulmuş bir kavramdır. Kohut'a göre tüm çocuklar narsisistir. Her davranışının ve de duygusunun kendisine bakım veren tarafından görülmesini, kabul edilmesini ister. Özellikle ilk çocukluk çağındaki primer narsisist yapı kendindeki mükemmeliği gören bir bakıcıya ihtiyaç duyar. İşte aynalanma bu dönemdeki çocuğun bu mükemmelliğine ayna tutmak şeklinde özetlenebilir. Bireylerin sağlıklı yetişebilmeleri için çocukluk döneminde bu ihtiyacın giderilmesi, bir yandan da optimal düzeyde kırılmamalarla gerçek yaşama hazırlanması gerekmektedir. Optimal kırılmalar çocuğa gerçek dünya hakkında hazmedilebilir mesajlar verirken bir yandan da bu kırılmaları sarıp onarmaya çalışan annenin varlığı dünyayı güvenli olarak algılamasını sağlar. Kırılmaların olmadığı, aşırı aynalanma bireyin gerçek hayattan kopuk bir masalda yaşamasına sebep olurken, yetersiz aynalanma da bireyin hiç bitmeyen bir kendini görünür kılma çabasına sebep olur. Öyle ki yaşadıkları görülmezse yani paylaşılmazsa yaşanmamış hisseder. İnstagrama "kociş"i için hazırladığı yemeği atmazsa yemeğin, gittiği tatilin her anını paylaşmazsa tatilin, arkadaşlarla görüşmeyi ilan etmezse buluşmanın anlamı kalmaz. Maalesef burda kişiler nesneleşmiştir, tıpkı bir zamanlar annesi için nesneleşen kendisi gibi.

Biraz daha yakından bakacak olursak, bu durum bizi 0-3 yaş döneminde büyük bir heyecanla ve merakla hem kendini hem de çevresini keşfe çıkan ancak bu keşif yolculuğunda görülmeyen ve ihtiyaçları giderilmeyen şanssız bir çocuğa götürüyor ve kaç yaşına gelirse gelsin o dönemde takılıp kalan yetişkinler olarak karşımıza çıkıyor. Teşhirci bireylerin davranışlarını yeni yeni adım atmaya başlayan ve sanki dünyada bunu sadece o yapıyormuş gibi heybetle kabaran aynı zamanda çevresini kaçamak bakışlarla süzen, muhteşemliğinin onaylanmasını bekleyen bir çocuğu izler gibi izlersek her şey daha anlaşılır olacaktır.

Teşhir edenin dinamik alt yapısı var da röntgenleyenin yok mu?

Tabii ki var. Çocuk birinci dönemi optimal kırılmalarla atlatmış ve gücünün her şeye yetmediğini farketmiştir. Artık kendi gücünün yetmediği zamanlar için, kendisinden daha güçlü olduğuna inandığı idealize edilmiş bir ebeveyn imajına ihtiyaç duyar. Kendi gücü yettiğince salınacak, yetmediği durumlardaysa seçtiği figürün gölgesinde dinlenecektir. Bu ebeveyn bizim toplumumuzda evdeki otorite figürü olan babadır. Ancak bazen bu gölge o kadar ulaşılmaz bir yerdedir ki ne çocuk oraya gidebilir ne de güçlü figürümüz kendi patolojilerinden dolayı çocuğu görebilir. Bu şartlarda çocuğun yapacağı tek şey otoriteyi uzaktan uzaktan izlemek, bir gün kavuşmak umuduyla yaşamaktır. Kendi kendine fantezide bir dünya kurar. Hayatı boyunca güçlü olanları izler. Kendi hayatını yaşamaktan çok güçlü olanın himayesinde bir hayata razı olur.

Teşhir de röntgen de aslında bireyin dağılmasını önleyen bir savunmadır. Vaktinde hakkı olduğu halde alamadığı ilgiyi talep etme hali, kendini varetme çabasıdır. Kendi içinde görünmezlikle verilen bir mücadeledir. Bu mücadele erken çocukluk dönemindeki aynalanma eksikliğinin boyutuna ve travmatik yaşantıların derinliğine göre hafiften ağır patolojilere kadar uzanan bir yelpazede karşımıza çıkabilir. Farkında olmadığımız birçok tercihte etkisi bulunabilir.

Mahrem bir konunun alenen gösterilmesine dönecek olursak;  çocuklarımızı görmediğimiz sürece benzer olaylar tekrarlanacak, diğerlerine göstermek için yaşanan trajik hayatlara şahit olacağız.

Uzm. Psk. Ebru YURDALAN 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gelişim Dönemleri Işığında Ebeveyn-Ergen Çatışması

“Bugünün gençleri lüksten hoşlanıyor. Kötü davranışlar benimsiyor, olumsuz tutumlar kazanıyor. Beden eğitimi ve sporla ilgileneceklerine boş sözlerle zaman geçiriyorlar. Öğretmenleri önünde bacak bacak üstüne atıp bildiklerini okuyorlar. Misafirin önünde gelişigüzel konuşuyorlar. Yaşlılara saygı göstermiyorlar. Onlar odaya gelince yerlerinden kalkmıyorlar. Sofrada güzel yemekleri kapışıyorlar, çok yiyip içiyorlar.”
Sadece bu çağa özgüymüş gibi görünen bu söylemler aslında MÖ 450 yıllarında yaşamış olan Sokrates’e ait. Devirler değişse de cümleler değişmiyor. Eski kuşak, yeni kuşağı benzer sebeplerle eleştiriyor. Bu evrensel ve ortak çatışmanın arka planında iki tarafın yaşadığı adaptasyon sorunun olduğunu düşünüyorum; çocukluktan ergenliğe geçen evlatla, gençlikten yetişkinliğe geçen ebeveynin hem kendi hem de birbirlerinin değişim süreciyle ilgili yaşadığı uyumsuzluk sorunu. Yani yıllardır süren “ergenlik döneminde gencin yaşadığı olağanüstü değişim”i çatışmanın tek sebebi olarak gö…

Ilişki Örüntüleri

Merhabalar. Gecenlerde rastladigim ve cok begendim bir kisa filmi paylasmak istedim bugun. Bu kisa filmde sağlıklı/sağlıksız bircok iliski turunu bulabilirsiniz. Sevgi diye tanimlanan ancak  ozunde bir otekini görmeden sadece bireysel ihtiyaclar yuzunden  yapilan davranislar var. Gecmisten getirdikleri yuzunden bir turlu gercek bir iliski kurulamayan partnerler ve yalitilmis hayatlar var. Ucarak baslayip, cakilarak sonlanan gercekten kopuk iliskiler var. Narsisist, borderline, sizoid ve nevrotik dedigimiz kisilik yapilari ve hapsolduklari donguleri var. Birbirini anlamaya calisan ve farkli fikirlerden beslenen esit ve saglikli iliski de var.
Anneler, babalar, cocuklar, çiftler... Herkesin kendinden bir seyler bulabilecegine inaniyorum. Iyi seyirler 🎈

KÜÇÜK KARA BALIKLAR VE AYRILAMAYANLAR

Sahip olduğum ilk hikaye kitabıydı "Küçük Kara Balık". Ne çok sevmiştim bilseniz! Küçük kara balığın merakıyla meraklanıp, ayrılığıyla hüzünlenmiştim. Gidişi korkutsa da desteklemiştim. Benim için özgürlüğün sembolü olmuştu. Zorlu yolculukların pes etmeyen savaşçısıydı. Aradan yıllar geçti. 4 yıllık bir PDR lisansı, 2 yıllık bir Klinik Psikoloji yüksek lisansı, 3 yıllık bir Psikoterapi Eğitimi ve daha pek çok eğitim sığdırdım ben bu yıllara. Çok okudum, çok araştırdım, çok öğrendim... Öğrendikçe anladım ki her şey küçük kara balığın ayrılmaya karar verdiği anda başlıyor. O kararı veremediğin zaman hayat senin hayatın olmaktan çıkıyor. Annenin, babanın ya da sana bakan ve ayrılamadığın herhangi birinin hayatı oluyor. Yaşın ilerledikçe ayrılamadığın kişiler değişiyor. Bazen öğretmeninden ayrılmak istemiyorsun, bazen sevgilinden... Ayrılmaya karar vermek tek başına kalmak demek çünkü. Kimse tek başına kalmak istemiyor. Ayrılmaya karar vermek belirsizlik demek çünkü. İnsan bilme…